İstanbul Beyefendisi/Hanımefendisi Bölüm 2

0

İstanbul Beyefendisi/Hanımefendisi

Bölüm 2

Sıradan (anonim) İstanbullunun birkaç kademe ilerisi, daha incelmişi, daha kültürlüsü, daha seçilmiş ve saygın olanı ‘İstanbul efendisi’dir ve İstanbullular niteliklerini belirttiğimiz bu kişiye 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra yalnız ‘efendi’ demeyi yeterli görmemiş, bu insanların eriştikleri aşamaya görkemli şehirlerinin uygarlığının (medeniyetinin) katkısını vurgulamak amacıyla ‘İstanbul efendisi’ demeyi yeğlemişlerdir.

Genel anlamıyla, İstanbul efendisi iyilikseverdir, kendisine yapılan iyiliği unutmaz, bütün yumuşaklığına karşın yüreklidir. Onun gözünde mevki, makam ve para önde gelen değerler değildir. Bunun yanında kültürlüdür, dili güzel kullanır, en zor durumlardan anlağıyla (zekâsıyla) çıkmayı başarır. Çevresindeki insanlara karşı toplumsal ilişkilerinde kusur işlemez, örneğin dostlarını incitmez. Bu nitelik taklit edilerek, zorlanarak, edinilecek bir özellik değildir. Gerçek İstanbul efendisine saygı duymaktan kaçınamazsınız.
O karşısındakini âdeta kendisine saygıya (hürmete) zorlar…

Bu konuda Osmanlı döneminden çarpıcı bir örnek verelim:

Sultan II. Mahmud döneminde (1808-1839), Halet Efendi 10 yıl kadar devletin en etkili kişisi olmuştur. Padişahın çok sevdiği, yakın bir danışmanıdır.
Görevi, bugünkü başbakanlık müsteşarlığına eşit, sadaret kethüdalığıdır.

Bir İstanbul Efendisi olan dönemin defterdarı Moralı Osman Efendi’yi hiç sevmez ve bunu herkese söylemektedir.

Fakat bir gün onun konağına geldiğini haber verirler. Uzun bir sohbetin ardından Halet Efendi hiç hoşlanmadığı bu zatı, kapıya kadar inerek uğurlar. Adamları şaşkınlık içindedir. “Niye kendisine bu kadar saygılı davrandınız?” diye sorarlar.
Halet Efendi’nin cevabı çarpıcıdır: “Evet onu hiç sevmem, elimden gelse canını almak isterim, fakat adamın bir ‘İstanbul Efendiliği’ var ki, onu elinden almama imkan yok. Bu ‘İstanbul Efendiliği de beni ona hürmetle muamele etmeye mecbur ediyor.”

Bu örnekten yola çıkarak İstanbul beyefendisi/hanımefendisi için belirleyici bir kıstasa ulaşıyoruz.

Bir insanın nazik, kibar, ince, terbiyeli olduğu nasıl anlaşılır?

O insanın insaflı ve vasıflı düşmanlarının, karşıtlarının bile onun hakkında, “Bu kişi nazik, kibar, terbiyeli, ince bir insandır” demelerinden anlaşılır. (Büyüklerimizin bize din eğitimi verirken üzerine basa basa söyledikleri bir özdeyiş aklıma geldi: “İslâmın beş ibadet şartı varsa bunların altıncısı ‘insaf’tır.”)

İstanbul Efendisi/Beyefendisi Örnekleri

Geçen yüzyılın en ilginç İstanbullularından, büyük biyografi bilgini İbnülemin Mahmut Kemal İnal, İstanbul efendisinin pek çok özelliğine sahiptir. Hatır gönül tanır, çok iyi eğitim almış, iyiliksever, terbiyeli, alçakgönüllü, olgun bir zattır. Ancak çok asabidir ve tepkisini hemen gösterir. Uygunsuz durumla karşılaşırsa anında eleştirir ve bu eleştirisi şiddetli olur. Bu nedenle tipik bir İstanbul efendisi olan Hüseyin Vassaf Bey, övgülerine karşın ona ‘İstanbul efendisi’ demez. Bunun yerine ‘devr-i kadim efendisi’, yani ‘eski dönem efendisi’ deyimini yeğler. Bu örnekten anlaşılacağı üzere, öfkesini kabaca dışavuran, sinirlerini dizginleyemeyen kişilerden İstanbul efendisi/beyefendisi olamazdı…

1. Milliyet’in ünlü karakteri Abdülcanbaz’ı anımsarsınız. 1957 yılında Turhan Selçuk tarafından Milliyet Gazetesi için çizilmeye başlanan çizgi romanın başkahramanıdır. O yıllarda Milliyet’e yarım sayfalık yabancı bir çizgi roman vardır. Başyazar Abdi İpekçi, Turhan Selçuk’tan ısrarla bu çizgi romanın yerlisini ister. Abdülcanbaz, bir İstanbul beyefendisi’dir. Düzenin düzensizliğine ve bu ortamdan doğan ahlaksız, namussuz, utanmaz, arlanmaz tiplere karşı savaşan bir simgedir. Haksızlıklara tahammülü yoktur; iyi yüreklidir, mücadelecidir. O, her çağda halkın özlem duyduğu, düşlerinde gördüğü kahramandır. Bazen günümüzde sürdürür yaşantısını, bazen Osmanlı Devleti’nin cesur bir levendidir. Bazen masal dünyalarında yaşar, kötü tabiatlı devlerle çarpışır, bazen İstiklâl Savaşı’na katılır, bazen deniz diplerini kulaçlar, bazen de uzayı adımlar. Zaman ve mekân tanımadan çıkar serüvenlerine.


Cesurdur, akıllı ve zekidir, çelikten kaslara sahiptir. Bu üstün niteliklerini daima iyinin, haklının, ezilmişin yanında, zalimlere, sömürücülere, namussuzlara karşı kullanır. Onun ünlü ‘Osmanlı tokadı’ ve aklı, her çağda etkin bir silahtır.

2. TURİNG (Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu) Genel Müdürü Çelik Gülersoy:

Bir İstanbul aşığı ve beyefendisi olan Çelik Gülersoy, tarihî yapıları koruyup yeni bir işlev vererek, özellikle İstanbul’a ve İstanbul halkına büyük hizmetlerde bulunmuştur. Gerçekleştirdiği çalışmalarda “Kendi benliğimizi yitirmeden yüzümüzü Batı’ya çevirmek” ilkesinden hareket etmekteydi. Toplumumuzda Tanzimat’tan bugüne kadar bir batılılaşma söylemi söz konusudur. Birçok aydın bugün bile batılılaşma ile taklit etme arasında bocalarken, Gülersoy hiç bir zaman yaptığı hizmetlerde, Batı özentisi, taklidi veya kompleksi içinde olmamıştı. Yaptığı çalışmalara baktığımızda Gülersoy, hep yitip giden değerleri ele almış, İstanbul’un ölmekte olan ruhunu, kaybolmakta olan kimliğini tekrar canlandırmayı hedeflemiştir. Yapılan çalışmalarda ortak payda, hizmetlerin belirli bir zümreye değil, halka hitap etmesidir. Gülersoy, Türkiye’de elbette ilk tarihî bina onarımı yapmış kişi değildir. Bu alanda yaptığı çalışmalarda onu öncü kılan, binalara yeni fonksiyonlar kazandırarak, halkın kullanımına sunmasıdır. Gençlerin birbirini öldürdüğü, yok ettiği bir ortamda, topluma yok eden değil onaran, yapıcı ve üretken kişiliğiyle de örnek olmuştur. Bu zaman diliminde bile olumlu bir takım şeyler yapılabileceğini, topluma kanıtlamakta ve bu açıdan da öncü olmaktadır.

Çelik Gülersoy, gerçekleştiği projeler, onarımlar ve yaptığı yayınlarla özellikle İstanbul’un tarihsel mirasının korunması, gelecek nesillere aktarılması ve İstanbullu olma bilincinin geliştirilmesinde büyük hizmetleri olmuş bir görev adamıdır. Üstelik yitip giden değerlerimize (Hidiv Sarayı, Fenerbahçesi, Emirgan Korusu vb. eserlere, parklara) sadece sahip çıkmamış, onarılan bu eserlere yeni işlevler (fonksiyonlar) vererek halkın kullanımına sunmuş ve böylelikle günümüzde de hâlâ yaşayan mekanlar haline gelmesini sağlamıştır. Ayrıca bu parklarda dolaşan, tarihî eserlerde çay-kahve içebilen İstanbullulara da, bu mekanları gezerken o dönem ve yapıları hakkında bilgi edinme olanağı sunmuştur. Gülersoy’un İstanbul’a verdiği hizmetler 1970-2000 yılları arasında gerçekleşmiştir. Özellikle 70’li yıllar gibi, insanların gelecekle ilgili ümitlerinin yitip gittiği, anarşi sebebiyle her gün onlarca insanın öldürüldüğü, kimlik kaybına uğramış, sağlıksız kentleşme ile sorunları gittikçe artan bir İstanbul’da Gülersoy yaptıklarıyla, belki de insanlara her şeyin bitmediği mesajını vermişti. Bu anlamda yaptığı hizmetler ve çalışmalarının tarihsel, kültürel etkilerinin yanısıra, toplumun psikolojisi üzerinde de olumlu etkileri olmuştu.

3. Türk Halk Müziğinin İstanbul Beyefendisi Yücel Paşmakçı:

Akademisyen, saz sanatçısı, Türk Halk Müziği derlemecisi, radyo programcısı ve koro şefi Yücel Paşmakçı nazik, alçak gönüllü, muhabbeti gözlerinden okunan tam bir İstanbul beyefendisidir. Dünya tatlısı, tonton, konuksever eşi Nuray Hanım da bir İstanbul hanımefendisidir. Hayatını Anadolu ezgilerini gün ışığına çıkarmaya adayan Paşmakçı repertuar ve üslup bilgisiyle Türk Halk Müziği’nin tartışmasız duayeni, otoritesi. En karışık, en zor uzun havaları bile notaya alabilmesiyle ünlüdür. Adeta notalarla raks ettiği söylenir. Belki en ilginç yönü de, halk müziği sanatçılarının genelde Anadolu yörelerinden çıkmasına karşın, onun ondokuz kuşaktır İstanbullu olması. Ut çalınan, alaturka ve klasik müzik dinlenen bir evde büyüdü. Lisede müzik notu ‘sıfır’dı, ama tesadüfler onu saza, türkülere bağladı.

Edebiyatımızda İstanbul Beyefendisi Tipi.

Değişen mekânlardan yola çıkılarak yapılacak tip değerlendirmesi, toplumdaki değişimin de ipuçlarını verir. Türk Edebiyatına Tanzimat’la giren “İstanbul efendisi/beyefendisi” kimliği, bu değişimin görülebileceği en somut örneklerden biridir. Çünkü topluma dalga dalga yayılan sosyal değişimin ilk dalgasında yer alır. Bu yazımda, Türk Edebiyatında “İstanbul beyefendisi” olarak nitelendirilen tipin, Tanzimat, Servet-i Fünun, II. Meşrutiyet, Milli Edebiyat, Cumhuriyet Dönemi ve 1980 sonrası Türk romanındaki toplumsal değişimi ve dönüşümü izlemeye çalışanlardan kuşbakışı (yüzeyel) bir biçimde yararlandım.

Örnek aldığım kişiler o dönemlerdeki olayların İstanbul’da geçtiği romanlardan seçilmişti.

Bir zamanlar edebiyatta ve günlük yaşamda sıkça kullanılmış ancak yaşayan örnekleri çok azalmış olsa da, günümüzde kullanılmaya devam eden ‘İstanbul beyefendisi’ tanımlaması toplumsal değişimin birçok alt unsurunu barındırıyor. Toplumsal yaşamdaki nezaketi (inceliği) ve medeni (uygar) tavrıyla ön plana çıkan bu kişilik, aynı zamanda ortak bir değerler algısının ürünüdür. Türk toplumunun günlük yaşamına yön veren bu değerlerin çeşitli siyasi, ekonomik ve toplumsal olaylarla birlikte değişime uğrayıp kırılgan hâle gelmesiyle İstanbul Beyefendisi de çözülmeye başlamıştır. Bu çözülmenin somut bir şekilde görülebildiği yerlerin üst başlıklarından biri kentsel ortam (mekân), alt başlıklarından biri ise içinde yaşanan evdir.

İstanbul beyefendisi tanımlamasının ilk olarak ne zaman ve nerede kullanıldığını saptayamadım. O nedenle hem edebiyat tarihimizde hem de betikliğimdeki (kitaplık) sözlüklerde bir gezinti yaptım.

Bu ifadeye yakın bir sözcük olan “bey” için TDK Sözlüğü’nde bulduğum karşılıklar şunlar: “1. Erkek adlarından sonra kullanılan saygı sözü. 2. Erkek özel adları yerine kullanılan bir söz. 3. Eş, koca. 4. As. 5. Erkek sıfatlarının hemen arkasına eklenir. 6. Aşığın çukur yüzünün arkasındaki yumru bölge. 7. Küçük bir toplumun veya küçük bir devletin başkanı. 8. Komutan. 9. Zengin, ileri gelen kimse, bay”…

“Efendi” sözcüğü içinse şu karşılıkları buldum: “1. Günümüzde bey unvanından farklı olarak özel adlardan sonra kullanılan ikinci derecede bir unvan. 2. Buyruğu yürüyen, sözü geçen kimse. 3. Koca. 4. Hizmetlilere seslenilirken kullanılan bir söz. 5. Erkekler için kullanılan bir seslenme sözü. 6. Görgülü, nazik, kibar. 7. Eğitim görmüş kişi için adlardan sonra kullanılan unvan”.

“Bey” ve “efendi” sözcüklerinin birleşimi olan “beyefendi” sözcüğü içinse “1. Saygı belirtmek için erkek adlarının sonuna getirilen veya bu adların yerine kullanılan san. 2. Terbiyeli” tanımları yapılmıştır. Sıralanan tanımlar arasında ‘İstanbul beyefendisi’ne en yakın tanımlar “eğitim görmüş kişi için adlardan sonra kullanılan unvan”, “görgülü, nazik, kibar”, “terbiyeli” ve “hoşgörülü” olsa gerektir. Sözü geçen üç tanımın birleşimi, İstanbul beyefendisi konusunda genel bir izlenime sahip olunmasını sağlamakta…

Toparladığımız bilgilerin yardımıyla tanımlamamızı şimdi yazalım:

-İstanbul beyefendisinin/hanımefendisinin en belirgin özellikleri eğitimli ve görgülü olmasıdır.

-Bu temel sıfatların öne çıkan yanı, bunların yalnız kimlik ya da karakter özellikleri olmakla kalmayıp o kişi tarafından içselleştirilerek yaşam tarzı hâline getirilmiş olmalarıdır .

Dolayısıyla bu tanıma girebilen insanların arka planlarında bir kuşağın (neslin) yetişme koşulları, estetik anlayışı ve yaşama bakış açısı yatar. Özetle, İstanbul beyefendisi böyle bir algının günlük yaşamda ete kemiğe bürünmüş hâlidir.

Bu insanın, İstanbul’u hatta Osmanlı’yı temsil eden konak/yalı/köşk tipi evlerle yadsınamaz bir ilişkisi, güçlü bir bağı da vardı. Bu nedenle, romanlarda ölçüt kabul edilecek ana mekân ise “yaşanan ev” olur.

Bu bağlamda,

-Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Felâtun Bey’le Râkım Efendi’,

-Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’,

-Mithat Cemal Kuntay’ın ‘Üç İstanbul’,

-Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Kiralık Konak’,

-Halide Edip Adıvar’ın ‘Sonsuz Panayır’ adlı romanlarında

“İstanbul Beyefendisi”nin başkalaşımı, mekân-insan ilişkisi çerçevesinde yalı-köşk-konak-apartman-gecekondu çizgisi boyunca saptanabilir…

Kaynak olarak yararlandığımız bu romanların özünün değerlendirmesi bile bu yazımızın sınırlarını aşar. Ancak şu noktayı hatırlatmakta yarar var: Örneklerin belirlendiği romanların seçimi esnasında onların basım yılları değil, olayların geçtiği tarih esas alınarak İstanbul beyefendisinin değişim ve dönüşümü kronolojik olarak saptanabilir. Kronolojik tespitin 1945’te geçen Sonsuz Panayır romanıyla sonlandırılması uygun görülmüştür. Çünkü 1950’lerden sonra İstanbul beyefendisinin izini sürmenin sonuçsuz bir çaba olacağı fark edilmiştir. Bu karakter, günümüze yaklaştıkça silikleşmiş, onlarca farklı kimliğe ayrılmış ve toplumun genel kabullerinde, değer yargılarında yaşamaya devam etse de bütünlüğünü koruyamamıştır.

Osmanlı’nın Tanzimat Devri ve sonrasındaki edebiyatında İstanbul beyefendisi, İstanbul’un geleneksel evi olan bir konak, yalı veya köşkte büyümüştür. 1900’lerin başına gelindiğinde evlerdeki Fransız etkisi gözle görülür derecede artar. Piyano evin temel mobilyaları arasında yerini alır; komodin, şifonyer, yemek odası takımı gibi eşyalara özellikle seçkin tabakanın evinde sıklıkla rastlanmaya başlanır. II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde evlerdeki seçkinci tavır yerini müthiş bir karmaşa ve görgüsüzlüğe bırakır. Antika, lüks, şatafatlı, modern, nostaljik çeşitli beğeni ve zevke hitabeden eşya ev sahibinin zenginliğini ve gücünü kanıtlamak için bir arada sergilenmeye başlanır. II. Meşrutiyet’i takip eden yıllarda ise geleneksel evlerdeki maddi ve manevi çatlaklar büyümeye devam eder. Beyoğlu’nda sadece yabancıların kaldığı apartmanlara Şişli’deki çağdaş (modern) apartmanlar eklenmeye başlamıştır. Üstelik bu akım yerli Türkler arasında da çok fazla ilgi ve rağbet görmektedir. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte mekân ve zihniyette sürmekte olan bu değişim büyük bir kırılma geçirir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni mimari merkezi Ankara, üç katlı modern apartmanlar veya müstakil evlerle yeniden inşa edilir. 1950’lere gelindiğinde ise İstanbul iş yaşamı açısından gittikçe büyüyen bir çekim merkezi olmaya başlar.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan dönemde özetlenen bu değişim İstanbul beyefendisini aşındırıp dönüştürmüş hattâ halk arasında tutulmasını (popularitesini) tamamlamış bir kahraman olarak geçmişe kaldırmıştır. Kadının günlük yaşama katılmasıyla harem selamlık uygulaması kalkmış, ekonomik koşullara ve konforlu apartman dairelerinin ortaya çıkmasına bağlı olarak çekirdek aile kavramı ön plana çıkmıştır. Ekonomik alandaki fırsatlar, eğitimli ve edepli İstanbul beyefendisini görgü düzeyi düşük, kurnaz, köşedönmeci, kolay yoldan para kazanmayı amaç olarak benimseyen bir insana dönüştürmüştür.

Parayla birçok şeyi satın alabileceğine inanan bu yeni tip, kaloriferi, sıcak-soğuk suyu, asansörü olan lüks apartman dairesini pahalı mobilyalarla, ithal tablolarla, gösterişli halılarla doldurmuş fakat İstanbul beyefendisinin gustosundan, estetik zevkinden nasibini alamamıştır. Daha da vahimi, estetik anlayış, görgü, eğitim gibi kavramların gereğini kavrayamamış ve lüks apartman dairesinde ne köylü ne de kentli olarak yaşamını sürdürmeye devam etmiştir.

Ülkemizde ve Kadîm Şehrimizde yaşanan sosyo-ekonomik ve sosyokültürel değişim süreci, ne köylü ne kentli olabilmiş insanlardan oluşan devasa bir topluluk (zümre) oluşumunu başlatır. Bu durum ekonomik olarak da geniş bir sektör yaratmış ve çeşitli kökenlere/ ideolojilere sahip grupların iştahını kabartan bir pazara dönüşmüştür. İstanbul Beyefendisinin yok olmaya başladığı bu dönemde sahneye tüccarlar, iş adamları, hattâ yer altı dünyasına mensup kişiler çıkar. Ülkenin ekonomik olarak kuruluş yıllarının bunalımından kurtulması evlerin zaman içerisinde modernleşip yasal bir statüye kavuşmasını sağlasa da kültürel boyutta kentlilik-köylülük ikileminin devam etmesini engelleyemez. Bu ikilemin en açık kanıtlarından biri ‘kentlileşme’ tanımının türetilmiş olmasıdır. Bu sözcük kentleşme dışında, bocalanan bir kültürel sürece işaret eder. İstanbul Beyefendisi bu süreçte çoğunluğu memur olan, eğitimli ve kentli kitlenin arasında varlığını devam ettirmiştir. Fakat her iki kültürün birbirini dönüştürmesi esnasında parçalanmaya başlamıştır. Çünkü bu bir anlamda modernizmin dayattığı benzeşmenin, dahası tekliğin ve makul kabul edilenin dağılmasıdır. Ev bağlamında değerlendirilecek olursa gecekondular modernleşip apartmanlara dönüşmüş ve mütevazı, en fazla birkaç katlı olan yapılar büyümüş ve daha arabesk bir görünüme kavuşmuştur. Böylelikle hem iki kültür birbirini dönüştürmüş hem de modernitenin (geleneksel bir yapıdan modern yapıya geçişlerde eski olanın terk edilmesi ve yeni olanın baştan kurulması) aşındığı döneme gelinmiştir.

Günümüzde büyük yaşam alanlarının küçük alanlara bölünmesi gibi “beyefendi” kavramı da bölünüp parçalanmıştır. Cumhuriyet döneminde iyileşen ekonomik koşullar, kentteki insanların daha çağdaş bir yaşama kavuşmasına, bunun sonucunda kent insanı ya da “kentli yurttaş” denilen yeni bir tipin doğmasına neden olmuştur.

Bunların arasında iyi eğitimli, uygar, kendini geliştirmeyi ilke edinmiş, vatansever insanlar İstanbul beyefendisi ve İstanbul hanımefendisi kimliğini bir yönden (nadiren) koruyabilse de bu kimliğin yerini çoğunlukla kentte yaşamasına karşın bir türlü gereğince kentlileşemeyen, aile içi eğitiminden yoksun, köşedönmeci, kestirmeden varsıl olmayı amaçlayan bireyler toplumda ön plana çıkmaya başlamıştır.

Bu kişiler her ne kadar eğitimli ve kentli olma özellikleriyle bir süre kimliğini korusa da kentlileşme sürecinin sonunda nostaljik (geçmişte kalan güzelliklere özlem duygusu taşıyan, geçmişsever) bir ifade olmaktan öteye geçememiştir.

İstanbul beyefendisi/hanımefendisi tipi, Osmanlı ve sonrası dönemlerde sayıca giderek çok azalsa bile, aslında uygar insanın toplumdaki karşılığı olarak kent belleğimizde yerini koruyacaktır.

Mehmet Cemal BEŞKARDEŞ

İstanbul Araştırmacısı

 

Mehmet Cemal BEŞKARDEŞ /kentekrani

Youtube Abone Olmak İçin Tıklayınız

www.kentekrani.com 09 Haziran 2021

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here